Arkada çalan The Weather — Daniel Docherty. Burada bir şeyler yazmak için önce kaybolmam gerekiyor çünkü. Kulaklığımı son ses açıp önce biraz şarkıda hoşuma giden saniyeyi bekliyorum. Kulağıma gelenin kalbime inmesini beklemeyi öğrendim küçükken. Duyduğumun içime işlemesini öğrendim. Ne duyarsam, kalbimden yorumlamayı, gönülden duymayı… İsmim bu yüzden ağır geliyormuş bana meğerse. Babaannemin adı. Eski adların bir ağırlığı vardır diye düşünüp bu zamana kadar tüm sorumluluğu bu durumun üstüne atmış olabilirim. Şuan farkediyorum.

Arkada çalan Woman — Mumford and Son. Kafamdaki düşünce değişti. Yine kalbimden geçenleri düşünüyorum. Çünkü müzikten çıkan sesler yine bedenimde. Nasıl oluyor da dualizmi benimserken beynimle bedenimi bu…


Saplantılı olmanın yanı sıra, ben bağlıyım. İnsanlara, olaylara, değişimlere bağlıyım ve sadığım. Merak edip çevreye duyarlı kalmak, tanıyor olmak, anlıyor ve anlatabiliyor olmak benim için hayatın en önemli parçalarından. Kendime bu meslekte nasıl kaldığımı sorduğumda aklıma gelen ilk şey bu oluyor. Tanımayı, izlemeyi, eşlik etmeyi ve etkilenmeyi o kadar seviyorum ki, beni başka ne doyururdu bilmiyorum. Hayatımın bana getirdikleri dışında dışarıdan almaya çalıştığım birçok özelliği, bilmeden yüklendiğim ve benimsediğim her parçamı şuan meslekte kullanabiliyor olmak beni muhteşemin çok üstünde hissettiriyor. Gözümün önünde sürekli bir görüntü var. Babaannemle oturduğumuz evin sokağı… Hiç sevmedim ama o kadar çok sevmişim ki aynı zamanda…


Undress the World — The Milk Carton Kids. Uzun bir aradan sonra burayı hatırladım. Aklımda hep yazmak var. Yazayım, biriktireyim, birleştireyim de ileride belki sunarım kendime. Ama o kadar çok kitap var ki piyasada; işe yarayan veya yaramayan… (Evet, her şey işlevsel olmak zorunda değil. Yazana iyi gelmiştir sadece. Yetmez mi?) Ben, mesleğimden ötürü kitap yazmam gerekiyormuş gibi bir izlenim bıraksam da, başkalarından aldığım hikayeleri yazıya dökmeyi pek de hak görmüyorum. Muhteşem bir dönüşüm yaşatmalı bende ki o zaman okuyucuların vaktini ve parasını alabileyim. Bir Psikoloğun Gizli Ses Kayıtları adı altında bir kitabı ancak ben öldükten sonra yeğenlerim, olursa çocuklarım…


Hiç yemedim. Ateşte marshmallowlar falan hep çok “şekerli” gelmiştir. Ben tuzlu yiyecekleri tercih ediyorum. Elma şekeri de yemedim mesela. “Çok gülen insanlar sonra ağlıyor.” mantığıyla büyümüş bir çocuk olarak bence şuandan itibaren marshmallow challenge accepted.

Marshmallow literatüre gireli kırk küsür yıl olmuş. İlk defa 1970 yılında Colombia Üniversitesi’nde Walter Mischel tarafından uygulanan “Marshmallow Testi” yani “Zevki Erteleme Becerisi Testi” 45 yıldır anaokulu çağındaki çocukların kendini kontrol edebilme ve duygularını yönetme becerilerini ölçmek için uygulanıyormuş. Mutlaka görmüşsünüzdür, çocuk bir odaya sokuluyor. Masanın üstünde bir tabak ve içinde marshmallow. Deneyi yapan araştırmacı, bir işi olduğu için şimdi odadan çıkacağını, kendisi dönünene kadar…


BİZİ ZORLAYAN ANILARI SİLEBİLİR MİYİZ?

Şu kafamdaki kötü sahneyi bir atabilsem hayatıma devam edeceğim ama olmuyor ki… O an aklıma geldikçe dikkatimi dağıtmaya çalıştım, spor yaptım, yeni anılar eklemeye çalıştım ama hiçbiri işe yaramıyor. Ne görüntüyü unutuyorum, ne de diğer hisleri… Var mıdır bir yöntemi? Yoktur canım, nasıl olsun zaten! Bilgisayar mıyız biz, tek tuşla silelim her şeyi!

Vardır bir yöntemi! Birçoğumuz kendimize göre ağır travmalar geçirmişizdir. Travma dediğimiz şeyin mutlaka rasyonel bir sonucu olması gerekmez. Zihnimizde kötü bitmiştir, hayali bile kötüdür bazı sonların. Ya da bir göçük altında kalmak zorunda değiliz, sevdiğimiz birinin ölümünü görmeye gerek yok travma diyebilmek…


Çocuğumuz ile iletişime geçmenin kolay yollarını bulmak için kitaplar okuyoruz, okuldan destek istiyoruz, diğer çocukların annelerine bakıyoruz, büyük oğlanı nasıl yetiştirdik ne oldu, tersini deneyelim ne olacak bakıyoruz, deniyoruz ve yanılıyoruz. Gerekirse düzeltiyoruz. Cümleleri yeniden düzenliyoruz. Facebook’ta dolanan “Okulun nasıl geçti?” sorusu yerine sorulacak bilmem kaç soru stillerini öğreniyor, kullanıyoruz. Harika! İletişime başladık işte! Klişelerden kurtuluyoruz. Okumak gerçekten güzelmiş.

Gelin şu işin biraz daha suyunu çıkaralım ve Z kuşağına göre yanlış kurduğumuz cümleleri düzelttiğimiz gibi kullanmamız gereken cümleleri de kafamıza oturtalım. İyi hissetmesi için iyi ve güvenli durumlara maruz kalması lazım. Kalbinin kırılması için ise ağzınızdan çıkacak birkaç cümle yeterli…


Hastalarımdan biri oldukça uzun bir düş sırasında bir kafede “Kontuszowka” ısmarladığını görmüştü. Bunu bana anlattıktan sonra “Kontuszowka”nın ne olduğunu bana sordu, çünkü bu adı hiç işitmemişti. Onun bir Polonya likörü olduğunu, bu adı kendisinin üretmiş olamayacağını çünkü benim bu adı duvar ilanlarından uzun süredir bildiğimi söyledim. Başlangıçta bana inanmadı. Ama birkaç gün sonra aylar boyunca günde en az iki kez geçmiş olduğu sokak köşesindeki duvar ilanında adı gördü. (Freud, 2001, s. 68).

Düşmek… Yürürken düşmek, koltuktan düşmek, gözden düşmek, kalpten düşmek, bilinçten düşmek… Gittikçe soyutlaşır anlam. Bir kelimenin varolması için zıddı olmalı önce. Düşmek için yükselmeli insan! …


Dünden beri paylaşılan resimlere ben de bakıyorum elbet. İnsan merak ediyor. “N’oldu? Kim nasıl ağlıyor? Ortalık nasıl dağılmış? Ölen insan sayısı kaç?” Kaza, katliam, afetler üzücüdür, yıkar geçer. Buraya kadar her şey normal. Yaşanacak bir yas varsa yakının değilse ölen, toplum olarak yaşayacağımız yas toplamda taş çatlasın 1 hafta. Sonrası herkes kendi hayatında. Bu seneye kadar insan kendi başına gelmezmiş gibi düşündüğünden midir bilmem bayraklar asılırdı, FB profilimiz karalara bürünürdü ve bitti gitti. YAKININ YOKSA MAKSİMUM 1 HAFTA. Şimdi her an başına gelecekler için sen de korkuyorsun eminim. Artık güvenli yerler güvenli falan değil. Güvenli bir şehir yok. Doğusu batısı…


1 aydır açıyorum bu sayfayı. Seyahat albümlerini çıkartıyorum. Çok wanderlust bir karakterim ya! (En azından birkaç yıl öncesine kadar) Bugün Cape Town’u yazayım, yok en iyisi Fransa’nın bana attığı kazıktan bahsedeyim. Hani Sarkozy sağolsun, hepimizi okuldan atmıştı… Olsundu. Yok yok, ben en iyisi çocuk gelişimi, depresyon, Alzheimer falan bir şeyler atayım ortaya karışık. Bir iki okunur.

Olmadı yar. En iyisi ben okuyayım.

Yazamadım. Yazmaya çalıştıkça Cape Town anılarımın üstüne bugünkü sıkıntılar oturdu. Çocuk yazmaya çalıştıkça ya karnım acıktı, ya acil birini aramam gerekti. Beynimi açıp koyamadım klavyenin üstüne. Çok artiz cümleler kurmaya çalıştıkça ekran devleşti, üstüme yürüdü. Değişik terimler, daha…


Son haftadayız. Öğrenci hangi sınıfta olursa olsun, son günler heyecanlıdır.

Karne telaşı, geç saatlere kadar uyuma ve bol bol teknoloji hayali… Zaten kültürel olarak tatil kavramı bizim için vücudumuzu ve beynimizi dinlendirmek! Dinlenmek deyince de aklımıza gelen şey büyük ihtimalle evimizdeki en sevdiğimiz koltuğumuzda televizyon karşısında zap yapmak, geç uyanmak, beynimizi olabildiğince sorunlardan uzak tutmak oluyor. Sonra da tatilden 3 4 gün önce sendrom başlıyor. Hani şu sendrom dediğimiz hiçbir suçu olmayan, aslında her şeyin başlangıcı olabilecek kapasitede ve güce sahip gün, Pazartesi! Halbuki kaslarımız uyuşmuştu, beynimiz yalnızca en sevdiğimiz kanalı izlemek için aradığımız kanalı bulmaya çalışıyordu. 15 gün boyunca…

Gönül E

Uzman Psikolog / Padavana Psikoloji

Get the Medium app

A button that says 'Download on the App Store', and if clicked it will lead you to the iOS App store
A button that says 'Get it on, Google Play', and if clicked it will lead you to the Google Play store